14 Ocak 2026 Çarşamba
Efsane Geri Dönüyor Ama Bu Kez Çığlık Attıracak: Yeni Mumya Filminden İlk Görüntüler ve Detaylı Analiz
Uzman Fizyoterapist Zafer Aksungur: “Her Bel Fıtığı Aynı Şekilde Değerlendirilmemelidir”
SASA Polyester Sanayi: Türkiye ve Karadeniz Petrokimya Sektörünün Geleceğini Şekillendiriyor
Sinema dünyasının en köklü ve en çok uyarlanan efsanelerinden biri olan “Mumya”, beyaz perdeye geri dönmeye hazırlanıyor. Ancak hafızalarınızı biraz zorlamanız ve bildiklerinizi unutmanız gerekecek. Çünkü 90’lı yılların sonunda Brendan Fraser ile özdeşleşen o eğlenceli, macera dolu ve aksiyonun hiç eksik olmadığı Mısır çöllerini bu kez göremeyeceğiz. Warner Bros. tarafından paylaşılan ilk fragman, bizleri bambaşka bir atmosferin, tüyler ürpertici bir karanlığın ve saf korkunun beklediğini müjdeliyor.
“Lee Cronin’s The Mummy” adıyla lanse edilen ve markayı kökünden değiştirmeyi hedefleyen bu yapım, serinin hayranlarını şimdiden ikiye bölmüş durumda. Kimileri nostaljik dokuyu ararken, kimileri ise serinin nihayet hak ettiği karanlık tona kavuşacağı için heyecanlı. İşte yayınlanan fragman ışığında, 17 Nisan tarihinde vizyona girecek olan bu yeni kabus hakkında bilmeniz gereken her şey.
Sinema tarihine baktığımızda “Mumya” kavramının aslında korku sinemasının temel taşlarından biri olduğunu görürüz. 1930’lu yılların Boris Karloff klasikleri, izleyiciyi germek ve korkutmak üzerine kuruluydu. Ancak 1999 yılında Stephen Sommers’ın yönettiği yapım, ibreyi Indiana Jones tarzı bir aile macerasına çevirmişti. Tom Cruise’un başrolünde olduğu 2017 yapımı film ise başarısız bir aksiyon denemesi olarak tarihe gömüldü. Şimdi ise sarkaç yeniden ve çok daha sert bir şekilde korku tarafına savruluyor.
Yayınlanan ilk fragman, filmin atmosferinin ne kadar boğucu ve gerilim dolu olacağını gözler önüne seriyor. Güneşli çöl manzaralarının yerini, karanlık ritüeller, tekinsiz gölgeler ve psikolojik gerilim almış durumda. Yapımcıların ve yönetmenin özellikle vurguladığı “korku odaklı” yaklaşım, fragmanın her saniyesine sinmiş. Bu filmde kahramanların espriler yaparak mumyalardan kaçtığı sahneler bekleyenler büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilir. Çünkü karşımızdaki yapım, izleyiciyi koltuğuna çivilemeyi ve eve döndüğünde ışıkları açık bıraktırmayı amaçlıyor. Bu radikal tür değişikliği, aslında günümüz sinema izleyicisinin “yüksek konseptli korku” (elevated horror) türüne olan ilgisinin bir cevabı niteliğinde. Seyirci artık sadece canavar görmek değil, o canavarın yarattığı psikolojik tahribatı da hissetmek istiyor.

Bu projenin en heyecan verici yanlarından biri, şüphesiz yönetmen koltuğunda oturan isim. “Evil Dead Rise” (Kötü Ruh: Uyanış) filmiyle korku sinemasında rüştünü ispat eden Lee Cronin, bu yeni Mumya filminin de mimarı. Cronin, Evil Dead serisine getirdiği taze kan, klostrofobik atmosfer yaratma becerisi ve aile temalı travmaları korku öğeleriyle harmanlama yeteneğiyle tanınıyor. Yönetmenin önceki işlerine aşina olanlar, onun vahşet dozunu ayarlama ve gerilimi ilmek ilmek işleme konusundaki başarısını iyi bilirler.
Filmin adının doğrudan “Lee Cronin’s The Mummy” olarak pazarlanması da stüdyonun yönetmene olan güveninin bir göstergesi. Warner Bros., bu filmi sıradan bir stüdyo işi olarak değil, bir “yönetmen sineması” örneği olarak konumlandırıyor. Cronin’in vizyonu, Mısır mitolojisinin o kadim ve tekinsiz yapısını, modern korku sinemasının teknikleriyle birleştirerek ortaya hibrit ve rahatsız edici bir deneyim çıkaracağa benziyor. Fragmandaki görsel dil, kamera açıları ve ses tasarımı, Cronin’in imzasını taşıyor ve bize sıradan bir “jump scare” (ani korku) filminden çok daha fazlasını vaat ediyor.
Eğer bir korku filminin afişinde veya fragmanında James Wan ve Jason Blum isimlerini görüyorsanız, o işin belli bir kalite standardının üzerinde olacağını garanti edebilirsiniz. “The Conjuring”, “Insidious”, “Saw” gibi modern klasikleri yaratan James Wan ile “Paranormal Activity”, “Get Out”, “The Purge” gibi düşük bütçeli ama dev gişe hasılatlı filmlerin yapımcısı Jason Blum, bu projede güçlerini birleştiriyor.
Bu iki ismin varlığı, filmin sadece korkutucu olmakla kalmayıp, aynı zamanda ticari bir zekayla kurgulandığını da gösteriyor. Wan’ın atmosferik korku anlayışı ile Blum’un hikaye odaklı prodüksiyon mantığı, Lee Cronin’in yönetmenliğiyle birleştiğinde ortaya “yılın en iddialı korku filmi” adaylarından biri çıkıyor. Yapımcıların geçmişteki beyanatlarına baktığımızda, Mumya markasını “Universal Canavarları” evreninin tozlu raflarından kurtarıp, ona hak ettiği o karanlık saygınlığı geri kazandırmak istediklerini anlıyoruz. Bu film, stüdyoların “Karanlık Evren” (Dark Universe) kurma çabalarından bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran, tekil ve güçlü bir hikaye olarak tasarlandı.
Fragmanla birlikte netleşen ve sinopsis ile desteklenen hikaye örgüsü, filmin kalbinde bir aile dramı olduğunu işaret ediyor. Senaryo, klasik “mezar açıldı, lanet yayıldı” şablonunun çok ötesine geçiyor. Hikaye, sekiz yıl önce çölde kaybolan bir kızın, babası tarafından mucizevi ama bir o kadar da şüpheli bir şekilde bulunmasıyla başlıyor. Jack Reynor’ın canlandırdığı baba karakteri, kızının geri dönüşüyle büyük bir sevinç yaşasa da, bu mutluluk kısa sürede yerini dehşete bırakıyor.
Geri dönen kız, sadece fiziksel olarak değişmiş değil; ruhunda kadim bir Mısır mumyasının karanlık enerjisini taşıyor. Bu noktada film, “The Exorcist” veya “Omen” gibi klasiklerde gördüğümüz “masumiyetin yitimi ve ele geçirilme” temalarına göz kırpıyor. Ancak buradaki tehdit, Hristiyan mitolojisindeki şeytanlar değil, Mısır’ın ölümden sonraki yaşam inancına dayanan, çok daha eski ve anlaşılmaz bir güç. Kızın içindeki bu varlığın diğer çocuklara da etki etmeye başlaması, babayı imkansız bir seçime sürüklüyor.
Sinopsiste geçen “baba ölümcül bir ritüel gerçekleştirmek zorunda kalır… Her ne kadar bu onu bir canavara dönüştürecek olsa da” cümlesi, filmin psikolojik derinliğini ortaya koyuyor. Burada sadece dışsal bir canavarla savaş yok; aynı zamanda bir babanın evlatları için neleri feda edebileceği, ne kadar ileri gidebileceği ve kendi insanlığından ne kadar vazgeçebileceği sorgulanıyor. Bu, izleyiciye sadece görsel bir korku değil, duygusal bir travma da yaşatmayı hedefleyen bir yapı.
Filmin başrolünde, “Midsommar” (Ritüel) filminden tanıdığımız Jack Reynor yer alıyor. Reynor, Midsommar’da sergilediği performansla, gerilim dozu yüksek, psikolojik olarak yıpratıcı filmlerin altından kalkabileceğini kanıtlamış bir isim. Bu filmde canlandırdığı baba figürü, çaresizlik ve kararlılık arasında gidip gelen, filmin duygusal yükünü sırtlayan bir karakter olacak.
Kadrodaki diğer isimler de dikkat çekici. “Victoria” filmindeki tek plan performansıyla hafızalara kazınan Laia Costa, kadroya derinlik katan bir diğer yetenek. Ayrıca “Moon Knight” dizisinden tanıdığımız May Calamawy’nin varlığı, Mısır temalı bir yapım için oldukça isabetli bir tercih. Calamawy’nin kökleri ve önceki deneyimleri, hikayenin kültürel tarafına otantik bir hava katabilir. Oyuncu kadrosunun süper starlardan ziyade, karakter oyunculuğu güçlü isimlerden oluşması, filmin hikayeye ve atmosfere daha fazla güvendiğinin bir işareti.
Bu yeni filmin duyurusuyla birlikte sinemaseverlerin kafasında oluşan en büyük soru işareti şuydu: “Brendan Fraser geri dönmeyecek miydi?” Evet, bu bilgi de doğru. Ancak bu iki proje birbirinden tamamen bağımsız ilerliyor. Warner Bros. ve yapımcılar, “Lee Cronin’s The Mummy” filmini pazarlarken ismin başına yönetmenin adını ekleyerek bu karışıklığı önlemeye çalıştılar.
Şu anda geliştirme aşamasında olan ve henüz çekimlerine başlanmayan diğer proje, 1999 yapımı orijinal serinin doğrudan devamı niteliğinde olacak. O filmde Brendan Fraser ve Rachel Weisz’ın ikonik rollerine geri dönmesi bekleniyor ve o yapım, serinin alıştığımız macera-komedi tonunu koruyacak. Yani önümüzdeki yıllarda iki farklı “Mumya” evreniyle karşılaşacağız. Biri nostalji arayanlara hitap eden eğlenceli bir devam filmi, diğeri ise (yani şu an bahsettiğimiz film) korku severleri hedefleyen karanlık bir yeniden anlatım. Bu strateji, Mumya markasının ne kadar esnek ve farklı türlere uyarlanabilir olduğunu kanıtlamak açısından ilginç bir deney olacak.
Yayınlanan ilk fragman, beklentileri bir hayli yükseltmiş durumda. Gerek görsel efektlerin kalitesi, gerekse yaratılan o tekinsiz atmosfer, “Lee Cronin’s The Mummy”nin 2026 yılının en çok konuşulan korku filmlerinden biri olacağını gösteriyor. Eski filmlerin gölgesinden kurtulup, kendi mitolojisini yaratan, Mısır’ın gizemli tarihini modern bir korku hikayesiyle harmanlayan bu yapım, sinema salonlarında gerilim dolu dakikalar vaat ediyor.
Korku sinemasının altın çağını yaşadığı bu dönemde, böylesine köklü bir markanın emin ellerde yeniden yorumlanması heyecan verici. Eğer siz de sinemada gerilmeyi, koltuğunuza sinmeyi ve filmin etkisinden uzun süre çıkamamayı seviyorsanız, 17 Nisan tarihini takvimlerinize not etmenizde fayda var. Mumya geri dönüyor ama bu kez hazine avcılarını değil, doğrudan ruhunuzu hedef alıyor. Sandık açıldı ve içinden çıkan karanlık, beyaz perdeyi ele geçirmeye hazır.
Marvel Sinematik Evreni, on yılı aşkın süredir hayatımızın merkezinde yer alan devasa bir anlatı yapısına sahip. Bu süre zarfında sayısız kahramanın doğuşuna, yükselişine ve bazılarının trajik vedalarına tanıklık ettik. Ancak çok az karakter, Asgard’ın Şimşek Tanrısı kadar radikal değişimler ve duygusal gelgitler yaşadı. Chris Hemsworth’ün hayat verdiği bu ikonik figür, Shakespearevari bir trajediden absürt bir komediye, oradan da depresif bir savaşçıya evrildi.
Şimdi ise stüdyonun merakla beklenen dev yapımı Avengers: Doomsday için paylaşılan ikinci fragmanla birlikte, bildiğimiz tüm denklemlerin değişmek üzere olduğunu görüyoruz. Yayınlanan bu yeni görüntüler, sadece yaklaşan tehlikenin boyutunu değil, aynı zamanda Marvel’ın hikaye anlatıcılığında dümeni nereye kırdığını da gözler önüne seriyor.

Son yıllarda Marvel yapımlarına yönelik en büyük eleştirilerden biri, filmlerin tonunda yaşanan dengesizliklerdi. Özellikle Thor’un dördüncü solo macerası, içerdiği aşırı mizah dozu ve ciddiyetten uzak yapısı nedeniyle hayranları ikiye bölmüştü. Ancak Avengers: Doomsday için servis edilen bu son görüntüler, stüdyonun eleştirileri dikkate aldığını ve rotayı tamamen tersine çevirdiğini kanıtlar nitelikte. Karşımızda artık espriler patlatan, renkli dünyalarda savrulan bir kahraman yok. Bunun yerine, omuzlarında evrenin yükünü taşıyan, bakışlarında binlerce yılın yorgunluğunu hissettiren ve kayıplarıyla yüzleşen bir tanrı duruyor.
Fragmanda aksiyon dozunun minimumda tutulması oldukça bilinçli bir tercih. Genelde bu tarz büyük bütçeli yapımların tanıtımlarında patlamalar, devasa savaşlar ve görsel efekt şölenleri görmeye alışkınızdır. Fakat bu sefer yönetmen koltuğundaki vizyon, seyirciyi gürültüyle değil, sessizliğin gücüyle etkilemeyi seçmiş. Thor’un dingin bir ortamda, belki de bir ibadet veya meditasyon halinde görüldüğü sekanslar, fırtına öncesi sessizliğin en somut örneği. Bu sahneler, karakterin artık fiziksel gücünden çok ruhsal dayanıklılığına odaklanacağını müjdeliyor. Şimşeklerin efendisi, çekicini savurmadan önce içindeki fırtınaları dindirmeye çalışıyor gibi görünüyor.
Thor Odinson, Avengers ekibinin orijinal kadrosundan hayatta kalan nadir isimlerden biri. Demir Adam’ın fedakarlığı ve Kaptan Amerika’nın emekliliği sonrası, bu kadim savaşçının üzerindeki sorumluluk katbekat arttı. Paylaşılan görüntülerde, karakterin yüzündeki ifade, sadece yaklaşan bir savaşa hazırlık değil, aynı zamanda geçmişin hayaletleriyle de bir hesaplaşma içerisinde olduğunu hissettiriyor. Ailesini, evini, kardeşini ve sevdiği kadını kaybetmiş bir varlık olarak, Doomsday (Kıyamet Günü) konsepti onun için korkutucu bir sondan ziyade, belki de beklediği bir final niteliği taşıyor olabilir.
Chris Hemsworth’ün oyunculuk performansı da bu noktada ayrı bir parantezi hak ediyor. Oyuncu, karakteri sadece kas gücünden ibaret bir süper kahraman kalıbından çıkarıp, derinliği olan dramatik bir figüre dönüştürme konusunda ustalığını konuşturuyor. Fragmanda tek bir kelime etmeden, sadece duruşu ve bakışlarıyla hissettirdiği o yoğun keder ve kararlılık, filmin dramatik yapısının ne kadar güçlü olacağının sinyallerini veriyor. Bu filmde izleyeceğimiz Thor, muhtemelen çizgi romanlardaki “Kral Thor” veya “İhtiyar Thor” arketiplerine göz kırpan, çok daha bilge ama bir o kadar da hüzünlü bir portre çizecek.
Avengers: Doomsday, isminden de anlaşılacağı üzere mutlu sonların garanti olmadığı, karanlık bir dönemi işaret ediyor. İkinci fragmanın bu denli ağırbaşlı ve kasvetli bir havada sunulması, filmin genel atmosferi hakkında çok net ipuçları veriyor. Marvel, “Infinity War” (Sonsuzluk Savaşı) filminde yakaladığı o tekinsiz ve çaresizlik hissini, bu yeni yapımda bir üst seviyeye taşımayı hedefliyor.
Süper kahraman yorgunluğunun konuşulduğu bir dönemde, izleyiciler artık sadece uçan kaçan adamlar değil, empati kurabilecekleri, acı çeken ve zorlanan karakterler görmek istiyor. Bu bağlamda Thor’un fragmandaki yalnızlığı, aslında hepimizin zaman zaman hissettiği tükenmişlik sendromunun fantastik bir yansıması. Stüdyo, CGI (bilgisayar üretimi görüntü) kalabalığından sıyrılıp, insan hikayesine (veya tanrı hikayesine) odaklanarak, kaybettiği prestiji ve duygusal derinliği geri kazanma peşinde. Bu strateji, filmi sadece bir görsel şölen olmaktan çıkarıp, sinematografik bir ağırlığı olan epik bir destana dönüştürme potansiyeli taşıyor.
Peki, Thor neye hazırlanıyor? Fragmanda gösterilen o yoğun odaklanma hali, karşısındaki tehdidin daha öncekilere benzemediğinin kanıtı. Thanos ile girdiği mücadelede her şeyini kaybeden kahramanımız, bu yeni “Kıyamet” senaryosunda muhtemelen en ön safta, ancak bu sefer daha stratejik ve ruhani bir liderlik rolünde olacak. Çoklu evrenin getirdiği karmaşa ve Doktor Doom gibi entelektüel düzeyi yüksek, manipülatif bir düşmanın varlığı, kaba kuvvetin tek başına yeterli olmayacağı bir savaş meydanı yaratıyor.
Thor’un bu içe dönüşü, onun “Doomsday” olaylarında kilit bir rol oynayacağına işaret ediyor. Belki de evrenin kurtuluşu için gereken fedakarlık, bu kez onun omuzlarına binecek. Fragmanda aksiyondan kaçınılması, onun gücünün artık fiziksel darbelerinde değil, iradesinde saklı olduğunu vurguluyor. O, artık sadece yıldırımları çağıran bir savaşçı değil, fırtınanın ta kendisi olmaya hazırlanan bir veteran.
Yayınlanan kesitte dikkat çeken bir diğer unsur ise renk paleti ve ışık kullanımı. Marvel filmlerinde sıklıkla gördüğümüz parlak, canlı ve doygun renklerin yerini; daha soluk, gri tonların hakim olduğu, gölgelerin ön plana çıktığı bir görsel dil almış. Bu sinematografik tercih, hikayenin ciddiyetini destekleyen en önemli unsurlardan biri. Işık ve gölge oyunları, Thor’un iç dünyasındaki aydınlık ve karanlık çatışmasını simgeler nitelikte. Kamera açılarının karaktere yakın durması, izleyiciyi onun mahrem alanına, zihinsel sürecine dahil ediyor. Geniş planlarda gördüğümüz o yalnızlık hissi, devasa evrenin içinde bir başına kalmışlık duygusunu pekiştiriyor.
Avengers: Doomsday için yayınlanan bu ikinci fragman, sıradan bir tanıtım materyali olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Bu, Marvel’ın “Biz hala buradayız ve hikaye anlatmayı unutmadık” deme şekli. Thor üzerinden kurulan bu yeni anlatım dili, serinin hayranlarına “kemerlerinizi bağlayın, çünkü bu sefer şaka yapmıyoruz” mesajını veriyor.
Chris Hemsworth’ün karizması ve karakterin on yıllık geçmişi, bu filmin duygusal omurgasını oluşturacak gibi görünüyor. Aksiyonun ikinci plana atıldığı, karakter psikolojisinin merkeze alındığı bu yaklaşım, süper kahraman sinemasının ihtiyaç duyduğu taze kan olabilir. Kıyamet günü yaklaşırken, Thor’un bu sessiz ve vakur duruşu, fırtınanın kopacağının en büyük habercisi. İzleyiciler olarak bizler de, perdede göreceğimiz bu olgunlaşmış destanın, Marvel evreninde yeni bir altın çağ başlatmasını umut ediyoruz. Şimşek Tanrısı geri döndü; ama bu kez sadece dünyayı kurtarmak için değil, kendi ruhunu da temize çekmek için.
Türkiye denizcilik sektörünün güçlü oyuncularından Aydoğdu Denizcilik, 2025 yılında askeri, ticari ve özel deniz projelerinde ortaya koyduğu yüksek performansla dikkat çekti. Şirket, bakım-onarım, dönüşüm ve yeni inşa alanlarında üstlendiği kritik görevlerle yılı yoğun bir operasyon temposu ve güçlü bir mali yapı ile kapattı.

Aydoğdu Denizcilik, 2025 yılında savunma sanayiinde üstlendiği projelerle sektördeki konumunu daha da sağlamlaştırdı. Şirket, üç adet MİLGEM fırkateyninin ve iki adet Açık Deniz Karakol Gemisinin inşa süreçlerinde aktif rol aldı. Bunun yanında toplamda on bir askeri geminin yeni inşa projelerinde, bir askeri geminin bakım ve onarımında ve bir askeri yüzer havuzun bakım-onarım çalışmalarında görev yaptı.
MİLGEM fırkateynleri ve Açık Deniz Karakol Gemileri, şirket tarafından “gözbebeği projeler” olarak tanımlanıyor. Yüksek teknoloji, askeri standartlar ve milimetrik hassasiyet gerektiren bu projeler, Aydoğdu Denizcilik’in mühendislik kapasitesini ve teknik yetkinliğini en üst seviyede ortaya koyduğu çalışmalar arasında yer aldı.

Özel deniz projelerinde 2025 yılı Aydoğdu Denizcilik için adeta bir prestij yılı oldu. Şirket, ikisi mega yat olmak üzere yedi yatın bakım, onarım ve dönüşüm projelerinde görev alırken, üç yatın da yeni inşa süreçlerinde yer aldı.
Bu süreçte dünyanın en büyük yatları arasında gösterilen 170 metrelik Eclipse ve 140 metrelik Solaris mega yatlarının bakım ve onarım çalışmaları başarıyla tamamlandı. Bu büyüklükteki yatların operasyonları, ileri mühendislik, yüksek güvenlik ve kusursuz organizasyon gerektiriyor. Aydoğdu Denizcilik, bu projelerle uluslararası ölçekte teknik güvenilirliğini bir kez daha kanıtladı.

Şirket, ticari denizcilik tarafında da 2025 yılında dikkat çekici bir operasyon hacmine ulaştı. Aydoğdu Denizcilik, yüz seksen altı ticari geminin bakım ve onarım faaliyetlerinde görev alırken, beş ticari geminin dönüşüm projelerinde ve üç ticari geminin yeni inşa süreçlerinde aktif rol üstlendi. Ayrıca iki ticari yüzer havuzun bakım ve onarım çalışmaları da şirket tarafından yürütüldü.
Bu tablo, Aydoğdu Denizcilik’in yalnızca askeri ve özel projelerde değil, ticari filolarda da güvenilir ve sürdürülebilir bir çözüm ortağı olduğunu ortaya koydu.

Aydoğdu Denizcilik Yönetim Kurulu Başkanı Berdan Aydoğdu, 2025 performansını değerlendirirken yılın şirket için ayrı bir öneme sahip olduğunu vurguladı. Aydoğdu, “2025 yılı teknik kapasitemizi en üst seviyede ortaya koyduğumuz bir yıl oldu. MİLGEM fırkateynleri ve Açık Deniz Karakol Gemileri bizim gözbebeği projelerimiz. Bu projeler sadece sayı değil; kalite, hassasiyet ve mühendislik gücü anlamına geliyor. Aynı zamanda Eclipse ve Solaris gibi dünyanın en büyük yatlarının bakımını üstlenmek, ne kadar zor ve komplike projeleri yönetebildiğimizi tüm sektöre gösterdi” dedi.


Berdan Aydoğdu, şirketin grup yapısına da dikkat çekerek Aydoğdu İnşaat’ın, Aydoğdu Denizcilik’in iştiraki olduğunu hatırlattı. Aydoğdu, denizcilikte kazanılan büyük ölçekli proje disiplini ve mühendislik kültürünün, inşaat tarafındaki projelere de yön verdiğini ifade etti.

Aydoğdu İnşaat, 2025 yılı boyunca Çayırova, Darıca ve Gebze bölgelerinde konut ve ticari yapı projelerini sürdürdü. Şirket, 2026 yılı için ise Tuzla’da kapsamlı bir kentsel dönüşüm projesine başlamaya hazırlanıyor.
Berdan Aydoğdu, bu konuda “2026’da Tuzla’da önemli bir kentsel dönüşüm projesine başlayacağız. Denizcilikte edindiğimiz mühendislik kültürünü şehir yaşamına değer katan projelere taşımaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Aydoğdu Denizcilik, 2025 yılında askeri, ticari ve özel segmentte iki yüzün üzerinde gemi ve deniz yapısı projesinde görev aldı. Şirket, yeni inşa, bakım-onarım ve dönüşüm alanlarında dengeli bir proje portföyü oluşturarak sürdürülebilir büyüme modelini güçlendirdi. Yüksek hassasiyet gerektiren projelerde güvenilir çözüm ortağı olma konumunu pekiştirdi.

Şirket, klasik gemi bakım-onarım faaliyetlerinin yanında gas free operasyonları ve endüstriyel tank hizmetlerinde de uzman kadrosuyla öne çıkıyor. Yakıt, kimyasal ve atık tanklarında gazdan arındırma işlemleri, endüstriyel tankların tahliye, yıkama, temizleme ve boya uygulamaları ile kapalı alanlarda yüksek güvenlikli özel bakım süreçleri, uluslararası iş güvenliği standartlarına uygun şekilde yürütülüyor.

Aydoğdu Denizcilik, tersane ve saha projelerinde kritik öneme sahip iskele kurulum ve söküm hizmetlerinde de güçlü bir altyapıya sahip. Modüler iskele sistemleri, büyük tonajlı gemiler için özel tasarımlar ve geniş ekipman stoğu sayesinde projeler hızlı, güvenli ve dışa bağımlı olmadan ilerleyebiliyor.

Oyun dünyasının kalbi olarak nitelendirilen ve milyonlarca kullanıcıyı bünyesinde barındıran devasa dijital kütüphane, yılın ilk çeyreğinde heyecan verici bir etkinliğe daha imza atıyor. Soğuk kış günlerinin ardından gelen bu sıcak kampanya dönemi, özellikle zihin egzersizi yapmayı seven, karmaşık olay örgülerini çözmekten keyif alan ve “katil kim?” sorusunun peşinden gitmeyi bir tutku haline getiren oyuncuları hedefliyor. Valve firmasının sahibi olduğu platform, geniş kapsamlı mevsimsel indirimlerin hemen akabinde, daha odaklı ve tematik bir satış stratejisiyle karşımıza çıkıyor.
12 Ocak itibarıyla start veren ve tam bir hafta boyunca devam edecek olan bu özel süreç, suç, gerilim ve soruşturma odaklı yapımları kütüphanesine eklemek isteyenler için kaçırılmayacak fırsatlar barındırıyor.
Dolar kurundaki dalgalanmalar ve dijital içerik fiyatlarının küresel ölçekte artış göstermesi, Türk oyuncuları indirim dönemlerini daha sıkı takip etmeye yöneltti. Platformun para birimi politikasındaki değişiklikler sonrası, yüzde seksenlere, hatta doksanlara varan fiyat kırılımları, AAA kalitesindeki yüksek bütçeli yapımlara veya bağımsız stüdyoların elinden çıkan sanat eserlerine erişimi mümkün kılıyor. Bu hafta mercek altına alınan “Soruşturma ve Gizem” temalı etkinlik, sadece fiyat avantajı sunmakla kalmıyor, aynı zamanda bu türün ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu da gözler önüne seriyor.
Klasik “point and click” maceralarından, derinlemesine rol yapma öğeleri barındıran metin tabanlı şaheserlere; korku öğeleriyle harmanlanmış hayatta kalma mücadelelerinden, saf mantık ve çıkarım yeteneğine dayalı bulmaca oyunlarına kadar her zevke hitap eden bir seçenek bulmak mümkün. Gelin, bu kampanya dahilinde öne çıkan ve kesinlikle şans verilmesi gereken yapımları, türlerine ve sundukları deneyimlere göre detaylıca inceleyelim.

Listede göze çarpan en ağır toplardan biri, interaktif film türünün ustası Quantic Dream stüdyosunun imzasını taşıyan fütüristik bir başyapıt. Detroit: Become Human, sadece bir suç çözme oyunu değil, aynı zamanda varoluşsal sancıların, toplumsal ayrışmanın ve özgürlük mücadelesinin dijital bir tezahürü. Yakın gelecekte geçen hikayede, insanlara hizmet etmek için üretilen androidlerin bilinç kazanma sürecine tanıklık ediyoruz.
Yapım, oyuncuya sunduğu sınırsız seçim hakkıyla tanınıyor. Yaptığınız her hamle, diyaloglardaki her tercih, hikayenin gidişatını kökten değiştiriyor. Bir olay yeri incelemesi yaparken bulduğunuz kanıtlar, suçluyu yakalayıp yakalayamayacağınızı, hatta ana karakterlerin hayatta kalıp kalamayacağını belirliyor. Yüzde seksenlik devasa bir indirimle sunulan bu eser, sinematik anlatımı sevenler için bulunmaz bir nimet. Connor karakteriyle suç mahallerini analiz etmek, dijital bir dedektiflik deneyiminin zirve noktalarından biri olarak kabul ediliyor.
Eğer geleneksel dedektiflik oyunlarından sıkıldıysanız ve zihninizi zorlayacak, okuma ağırlıklı bir deneyim arıyorsanız, yönelmeniz gereken adres kesinlikle Disco Elysium olmalı. Bu yapım, bir cinayeti çözmeye çalışan ancak hafızasını kaybetmiş, alkol ve varoluşsal krizlerle boğuşan bir dedektifi kontrol etmenize olanak tanıyor. Ancak buradaki asıl mücadele, dış dünyadaki suçlularla değil, karakterinizin kendi zihniyle oluyor.
Oyunun “The Final Cut” sürümü, tam seslendirme desteği ve ek içerikleriyle hikayeyi daha da derinleştiriyor. Siyasi görüşler, felsefi tartışmalar ve iç seslerinizle yaptığınız kavgalar, Revachol şehrinin kasvetli sokaklarında geçen bu macerayı benzersiz kılıyor. İndirimli etiketiyle kütüphanelere eklenmesi gereken bu modern klasik, rol yapma mekaniklerinin bir dedektiflik hikayesine nasıl entegre edilebileceğinin dersini veriyor.
Gizem dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri şüphesiz H.P. Lovecraft ve onun yarattığı tekinsiz evrenlerdir. Kampanya kapsamında dikkat çeken “Call of Cthulhu”, oyuncuları deliliğin sınırlarında dolaşan bir soruşturmaya davet ediyor. Özel dedektif Edward Pierce’ın Darkwater Adası’ndaki trajik ölümü araştırmak için çıktığı yolculuk, kısa sürede kozmik dehşetlerin ve tarikatların karanlık dünyasına evriliyor. Yüzde seksen beşi bulan fiyat avantajı, bu korku-gerilim harmanını denemek isteyenler için riski minimize ediyor.
Öte yandan, dedektifliğin kitabını yazan efsanevi karakter Sherlock Holmes da bu kozmik dehşetten nasibini alıyor. “Sherlock Holmes The Awakened”, ünlü dedektifin gençlik yıllarına odaklanırken, onu Cthulhu mitosuyla karşı karşıya getiriyor. Mantığın ve rasyonel düşüncenin sembolü olan Holmes’un, açıklanamayan doğaüstü olaylar karşısında aklını koruma mücadelesi, serinin hayranları için tazeleyici bir deneyim sunuyor. Frogwares stüdyosunun bu yeniden yapımı, modern grafikleri ve güncellenmiş oynanış mekanikleriyle dedektiflik festivalinin parlayan yıldızlarından.
Bazı oyuncular sinematik anlatıdan ziyade, saf zeka oyunlarını ve “ben buldum” hissini severler. İşte bu noktada “The Rise of the Golden Idol” sahneye çıkıyor. Piksel art grafik tarzına aldanmayın; bu yapım, son yılların en zekice kurgulanmış senaryolarından birine sahip. 18. yüzyılda geçen ve lanetli bir idolün etrafında şekillenen ölümleri aydınlatmaya çalıştığınız oyunda, elinizden tutan kimse yok. İsimleri, motivasyonları ve ölüm sebeplerini tamamen kendi gözlemlerinizle doldurmanız gerekiyor.
Benzer bir mantıkla çalışan “Return of the Obra Dinn” ise, denizde kaybolan ve yıllar sonra mürettebatsız şekilde geri dönen bir geminin hikayesini anlatıyor. Elinizdeki sihirli bir saat sayesinde ölülerin son anlarını izleyebiliyor ve bu devasa yapbozu tamamlamaya çalışıyorsunuz. Tek renkli (monokrom) grafik stili ve muazzam ses tasarımıyla bu eser, Lucas Pope’un dehasını yansıtıyor. Yüzde kırk oranındaki fiyat düşüşü, bu sanat eserini deneyimlemek için harika bir bahane.

Dedektiflik her zaman yaşayan bir insanla yapılmak zorunda değil. “Ghost Trick: Phantom Detective”, kendi cinayetini çözmeye çalışan bir ruhu konu alıyor. Nesneleri manipüle ederek zamanı geriye sarma ve olayların akışını değiştirme mekaniği, türe bambaşka bir soluk getiriyor. Phoenix Wright serisinin yaratıcısının elinden çıkan bu yapım, mizahi dili ve akıl dolu bulmacalarıyla öne çıkıyor.
Daha sakin, huzurlu ama bir o kadar da gizemli bir deneyim arayanlar içinse “Strange Horticulture” biçilmiş kaftan. Bir bitki dükkanı işlettiğiniz, müşterilere doğru bitkileri vererek onların hikayelerine etki ettiğiniz ve bir yandan da kasabadaki okült sırları çözdüğünüz bu oyun, atmosferik yapısıyla büyülüyor. Bitkilerin ansiklopedik bilgilerini kullanarak cinayetleri aydınlatmak, kulağa garip gelse de uygulama aşamasında son derece tatmin edici bir his yaratıyor.
Yıllar geçse de eskimeyen, yüz tarama teknolojisiyle oyun dünyasında devrim yaratan L.A. Noire, 1940’ların Los Angeles atmosferini solumak isteyenler için hala rakipsiz. Rockstar Games’in yayıncılığını üstlendiği yapımda, Cole Phelps karakteriyle trafik polisliğinden cinayet masasına uzanan bir kariyer basamağını tırmanıyoruz. Zanlıların mimiklerini okumak, yalan söylediklerini anlamak ve doğru kanıtı doğru zamanda ortaya sürmek, gerçek bir sorgu deneyimi yaşatıyor. Yüzde yetmişlik indirim, bu klasikleşmiş eseri kütüphanesinde bulundurmayanlar için bir işaret fişeği niteliğinde.
Bahsi geçen oyunların yanı sıra, “Pathologic 3” gibi hayatta kalma ve gizem öğelerini harmanlayan yeni nesil yapımlar, “Blue Prince” gibi strateji odaklı bulmaca oyunları ve “Phoenix Wright: Ace Attorney Trilogy” gibi mahkeme salonu dramaları da festival kapsamında erişilebilir fiyatlarla sunuluyor.
Bu indirim dönemi, sadece oyun satın almak için değil, aynı zamanda farklı anlatım tekniklerini keşfetmek için de bir fırsat. İster Noir filmlerin o puslu havasını sevin, ister Lovecraftvari dehşetleri, isterseniz de sadece saf mantık bulmacalarını; bu hafta dijital mağazada mutlaka size hitap eden bir dosya, çözülmeyi bekleyen bir vaka bulunuyor. Cüzdanınızı yormadan, saatlerce sürecek kaliteli içeriklere ulaşmak için 19 Ocak tarihine kadar vaktiniz var. Unutmayın, iyi bir dedektif asla fırsatları kaçırmaz!
Dijital eğlence dünyası, her geçen yıl sınırlarını biraz daha genişleterek hayatımızın merkezine yerleşmeye devam ediyor. Özellikle Türkiye gibi genç nüfusun yoğun olduğu ve teknolojiye adaptasyonun hızlı gerçekleştiği coğrafyalarda, oyun sektörü sadece bir hobi alanı olmaktan çıkıp devasa bir ekonomik büyüklüğe erişmiş durumda. Geride bıraktığımız 2025 yılı, hem küresel çapta hem de yerel pazarda taşların yerinden oynadığı, alışkanlıkların değiştiği ve harcama grafiklerinin yeniden şekillendiği bir dönem olarak kayıtlara geçti.
Türkiye’nin önde gelen dijital pin ve oyun servis sağlayıcılarından birinin yayımladığı son rapor, yerli oyuncuların finansal tercihlerine dair çok çarpıcı veriler sunuyor. Bu analiz yazımızda, söz konusu istatistiklerin derinlemesine bir okumasını yapacak, rakamların arkasındaki sosyolojik ve ekonomik nedenleri irdeleyeceğiz.
Listeye baktığımızda zirvenin sahibinin değişmediğini görüyoruz. Yıllardır internet kafelerden evlerdeki profesyonel sistemlere kadar her yerde karşımıza çıkan o efsanevi yapım, 2025 yılında da tahtını kimseye kaptırmadı. Valve şirketinin geliştirdiği ve taktiksel nişancı türünün atası sayılan yapımın güncel versiyonu, Türk oyuncuların cüzdanlarını en çok açtığı yapım oldu. Buradaki harcama kalemlerini sadece oyunun kendisini satın almak olarak düşünmemek gerekiyor. Kozmetik ürünler, silah kaplamaları ve kasa açılımları gibi mikro ödeme sistemleri, bu ekonomik hacmin asıl motorunu oluşturuyor. Türk oyuncusunun rekabetçi ruhu ve “skin” ekonomisine olan ilgisi, bu yapımı listenin tepesinde tutmaya devam ediyor.
Hemen ardından gelen hayatta kalma temalı mobil yapımlar ise platformlar arası rekabetin ne kadar kızıştığını gösteriyor. Cep telefonları üzerinden oynanan ve “Battle Royale” türünü kitlelere yayan bu oyunlar, erişilebilirliğin gücünü kullanarak devasa gelirler elde etmeyi sürdürüyor. Ancak zirvedeki ismin PC tabanlı bir klasik olması, Türkiye’de masaüstü oyunculuğunun hala ne kadar köklü bir geleneğe sahip olduğunun en net kanıtı.

Raporun en dikkat çekici kısımlarından biri de yıllara meydan okuyan, hatta “eskimeyen” olarak nitelendirebileceğimiz yapımların hala listede kendine yer bulabilmesi. Özellikle Türkiye’de bir döneme damgasını vuran, arkadaşlıkların kurulduğu, klan savaşlarının yapıldığı o meşhur Uzak Doğu kökenli rol yapma oyunu (MMORPG), 2025 yılında bile en çok harcama yapılan oyunlar arasında. Bu durum, oyunculuğun sadece grafik veya yeni mekaniklerden ibaret olmadığının, aynı zamanda bir alışkanlık ve aidiyet meselesi olduğunun göstergesi.
Benzer şekilde, Azeroth dünyasında geçen o devasa evren ve Vadinin Sihirdarları’nı buluşturan strateji oyunu da finansal açıdan güçlü kalmaya devam ediyor. Bu oyunlar, sadık kitlelerini ellerinde tutmayı başararak, yeni çıkan onlarca “hype” ürününe rağmen gelir modellerini koruyabiliyorlar. Türk oyuncusu, emek verdiği, yıllarını harcadığı karakterleri terk etmek yerine, onlara yatırım yapmaya devam etmeyi tercih ediyor.
Sektörel verilere göre, dijital eğlenceye ayrılan bütçede bir önceki seneye kıyasla yüzde 14 oranında bir artış gözlemleniyor. Bu artışı sadece “oyuncular artık daha zengin” veya “daha fazla oyun alıyorlar” şeklinde yorumlamak eksik bir analiz olacaktır. Küresel ve yerel enflasyonun dijital ürün fiyatlarına yansıması, oyun içi para birimlerinin kur farkından dolayı pahalanması gibi etkenler, harcama miktarındaki bu yükselişin temel sebepleri arasında yer alabilir. Ancak sebep ne olursa olsun, insanların temel ihtiyaçlarından sonra eğlence bütçelerinden kısmak yerine, bu alana kaynak aktarmaya devam etmesi, oyunun artık bir lüks değil, bir ihtiyaç ve sosyalleşme aracı haline geldiğini kanıtlıyor.
Yıllardır süregelen “oyun oynamak çocuk işidir” algısı, 2025 verileriyle birlikte tamamen tarihe karışmış durumda. Yapılan alışverişlerin yüzde 62 gibi çok büyük bir kısmının 30 yaş ve üzerindeki bireyler tarafından gerçekleştirilmesi, sektörün hedef kitlesinin tamamen değiştiğini gösteriyor. Bu istatistik, aslında son derece mantıklı bir ekonomik temele dayanıyor. Yeni nesil konsolların, güçlü ekran kartlarının ve oyun içi içeriklerin maliyetleri düşünüldüğünde, bu harcamaları finanse edebilecek alım gücüne sahip olan kesim, iş hayatında aktif olan Y kuşağı ve Z kuşağının ilk temsilcileri.
Bu yaş grubu, çocukluklarını atari salonlarında veya ilk kişisel bilgisayarların başında geçirmiş, oyun kültürüyle büyümüş bireylerden oluşuyor. Şimdi ise kendi kazandıkları parayı, stres atmak ve hobilerini sürdürmek için dijital platformlara yatırıyorlar. Dolayısıyla oyun firmalarının pazarlama stratejilerini artık ergenlik çağındaki gençlerden ziyade, alım gücü yüksek yetişkinlere yöneltmesi kaçınılmaz bir zorunluluk haline geliyor.
Cinsiyet bazlı harcama dağılımına baktığımızda, erkek kullanıcıların yüzde 64 ile pazarı domine ettiğini görüyoruz. Ancak buradaki yüzde 36’lık kadın oyuncu payı da azımsanmayacak derecede önemli. Kadınların oyun dünyasındaki varlığı her geçen gün artarken, harcama alışkanlıklarının da çeşitlendiğini söylemek mümkün. Özellikle mobil bulmaca oyunları, simülasyonlar ve rekabetçi arenada kadın oyuncu sayısının artması, bu oranın önümüzdeki yıllarda daha dengeli bir yapıya kavuşacağının sinyallerini veriyor.
2025 raporunun belki de en şaşırtıcı verisi, platform bazlı harcama değişimlerinde gizli. Yıllardır “mobil oyunculuk dünyayı ele geçirecek” tezi savunulurken, bu yıl mobil kanattaki harcamaların yüzde 15 oranında gerilemesi, sektör analistlerini yeni bir değerlendirme yapmaya itiyor. Peki, cepten harcamalar neden düştü?
Bunun birkaç sebebi olabilir. Birincisi, mobil pazarın aşırı doygunluğa ulaşması ve kalitesiz, birbirinin kopyası yapımların kullanıcıyı bıktırması olabilir. İkincisi ise, oyuncuların daha derinlikli, hikaye odaklı ve yüksek prodüksiyonlu deneyimler arayışına girmesi. Nitekim konsol tarafındaki yüzde 14’lük harcama artışı bu tezi doğruluyor. Ev eğlence sistemlerinin, 4K çözünürlük, gelişmiş kontrolcüler ve özel oyun servisleri (abonelik sistemleri) sunması, oyuncuları tekrar salonlarına, büyük ekranların karşısına çekmiş gibi görünüyor.
Call of Duty: Black Ops 7 gibi devasa bütçeli yapımların piyasaya sürülmesi, konsol satışlarını ve buna bağlı oyun harcamalarını tetikleyen faktörlerden biri. Oyuncular, sinematik bir deneyim yaşamak için mobilin küçük ekranından vazgeçip, konsolların konforuna yöneliyor. PC platformu ise yüzde 1’lik sembolik bir artışla da olsa istikrarını koruyor ve yüzde 39’luk pazar payıyla hala en büyük pasta dilimine sahip. Bu da gösteriyor ki, Türkiye’de “klavye-fare” ikilisine olan sadakat kolay kolay sarsılmayacak.

Eldeki veriler ışığında, 2026 yılının Türkiye oyun sektörü için daha da dinamik geçeceğini öngörmek zor değil. Mobilin yaşadığı kan kaybını durdurmak için geliştiricilerin daha kaliteli ve “konsol seviyesinde” mobil oyunlar üretmesi gerekecek. Öte yandan, yetişkin oyuncu kitlesinin büyümesi, oyunların içerik kalitesinin ve hikaye anlatımının daha olgun bir seviyeye evrilmesine neden olabilir.
Ayrıca bulut oyunculuğu (Cloud Gaming) sistemlerinin internet altyapısındaki iyileşmelere paralel olarak yaygınlaşması, donanım maliyetlerini düşürerek harcama kalemlerini donanımdan ziyade abonelik servislerine kaydırabilir. Tüketici, 2000 dolarlık bir bilgisayar almak yerine, aylık cüzi bir miktar ödeyerek oyun oynamayı tercih edebilir.
Türk oyuncusu 2025 yılında tercihini rekabetten, nostaljiden ve kaliteli ev eğlencesinden yana kullandı. Harcanan paranın artması, sektörün canlılığını koruduğunu gösterirken, platformlar arasındaki güç değişimi, geliştiricilere “kullanıcı alışkanlıkları değişiyor, buna ayak uydurun” mesajını net bir şekilde veriyor. Bakalım önümüzdeki yıl, bu tabloda ne gibi radikal değişiklikler göreceğiz. Dijital dünyanın hızı, tahminlerin her zaman ötesinde olmaya devam edecek.